Üniversite Bahar Şenlikleri’ne Katılan the Stik’erz® için konsept çalışması

The Stik’erz® , fast food hızında ama kaliteli içeriği, lezzeti ve felsefesi ile slow food tadında ve özünde yeni (2011 doğumlu) bir Türk markası. Bildiğimiz çöp şişlere görünürde benzese de, kullandığı etlerin tazeliği, kalitesi ve tüm etlerin özel marinasyonlarında 24 saat dinlendirildikten sonra özel ızgaralarda pişirilerek sunulması markanın tüm ürünlerini farklı kılıyor. Pazarlama amacı olarak fast food’un da sağlıklı ve kaliteli içeriğe sahip olabileceğini benimseyen the Stik’erz, ayrıca sağlık ve kalitenin yanına eğlence katarak, yatay sunumu dikey hale getirerek değişik bir sunum yapıyor. Ürünleri tabak yerine özel üretim olan sos hazneli bardaklarda servis eden Stik’erz, Türkiye’de bir ilk olan bu sunumu ile hem sağlıklı ve kaliteli hem de eğlenceli ve pratik bir yemek deneyimi sunuyor.

217 olarak, the Stik’erz’ın genel marka konumlandırma çalışmalarına başlamadan önce acilen bir proje ile işe koyulduk. Üniversite Bahar Şenlikleri’ne katılan the Stik’erz için bahar şenliklerinde kullanılacak iletişim ve stand çalışmalarını hazırladık. Üniversite öğrencilerini hedef alan bu çalışmalarda zaten eğlenceli ve pratik olan ürünün bu özelliklerinin ön plana çıkmasını sağlayarak, the Stik’erz’ın festival ortamında “neden ve nasıl” tercih edilmesi gerektiğinin altını çizmiş olduk.

Eglenceneayakuyduran

Reklamlar

Postane değil Postnane!

Image

Günümüzde herşey teknolojik açıdan baktığımızda ileriye gidiyor. Herşeyin daha hızlısı bir versiyon olarak bize sunuluyor ve bir de bakıyoruz ki biz de bu hıza adapte olmaya çalışıyoruz ve de sonunda bir başkası gelmeden adapte oluyoruz. Ama bazen durup, eskiye doğru, geriye doğru bakmak gerekiyor. İşte “Postnane” böyle bir “geriye dönüş” çerçevesi içinde yaratılmış oldu.

Her gün aldığımız SMS, e-mail, sosyal medya ve App mesajları/görselleri bombardıman misali ama pek de etkili olmadan markalardan bizlere hedefleniyor. Hedeflenmesine hedefleniyorlar da, marka-müşteri ilişkileri dahilinde çoğu zaman nötr, bazen negatif ve bazen de unutulan tarzda mesajlar oluyor bunlar. Ama markalar durmak bilmiyor ve mesajlarını ardı ardına, indirimlerini ardı ardına sıralayıp müşterilerine daha çok ve daha hızlı bir şekilde ulaşma isteğine devam ediyorlar.

Postnane’nin kuruluş amacı böyle yoğun mesajlı dijital ortamın aksine, markaları müşterileriyle “elle tutulur” ve “uzun ömürlü” mesajlarla ve daha da önemlisi “görsellerle” buluşturmak. Dünyada özellikle Amerika ve İngiltere başta olmak üzere, pazarlama bütçelerinin başında “doğrudan postalama” geliyor. Bundan 10 sene önce de böyleydi, şimdi de hala öyle. Yani bir anlamda Türkiye’de olduğu gibi doğrudan pazarlamaya “e-mail ile pazarlama” ile bir geçiş yaşamadı diğer ülkeler. E-mail ile pazarlama başladığında, “doğrudan postalama” ile pazarlamanın önüne geçmedi, aksine entegre pazarlama yollarının önemli bir parçası olarak devam etti.

Postnane, “ferahlatan gönderi çözümleri” sunmakla aslında “doğrudan postalama”yı canlandırmayı amaçlıyor. Belki diğer ülkelerde olduğu yoğunlukta değil ama mevcut pazarlama araçlarına bir yenisini (ya da daha doğrusu unutulmuş bir pazarlama aracını) marka-müşteri ilişkilerinin tam ortasına konumlandırmak istiyor. Sadece online varolan markaların dahi doğrudan postalama araçlarına ihtiyacı olduğunu düşünüyor.

Postnane’nin marka kimliğini yaratırken “eski ama yeni” konseptiyle yola çıktık. Postnane’nin hizmet kapsamında sunduklarını, “kolaylaştıran”, “hızlandıran”, “ekonomik”, “güvenilir” gibi anahtar kelimelerle anlatılmasını konseptimize paralel görsellerle destekledik. Ve ortaya gerçekten de ferah olduğunu düşündüğümüz bir marka imajı ve tasarım çıktı. postnane.comImage

Markanızla ilgili birşey söylemeniz için ne kadar vaktiniz ve nasıl bir hileniz var?

Marka ile hedef kitlesi arasındaki ilişki gün geçtikçe birkaç diyalogdan, birkaç etkileşimden uzun soluklu bir arkadaşlığa dönüştükçe (ve tabi ki medya ortamı bunu yarattıkça) bu yeni ilişkiyi oluşturan her adımı nasıl attığınız, nerede attığınız ve nasıl bir tonda attığınızın da önemi gitgide artıyor. Bu adımlar eskisi gibi sadece yıllık, aylık, haftalık, günlük bir iletişimin tekrarlarından da oluşmuyor.  Aksine devamlı değişen, devamlı kendini yenileyen, kendini bütün bu mesajlar kargaşasının içinde göstermeye çalışan bir yapıda olmalı bu marka dokunuşları. Böyle bir ortamda da en zoru markanın kendini “şizofren” bir ruh hali içinde bulmaması. Markaların devamlı ve sık sık değişen, devamlı ilgiyi çekmek isteyen, aynı gün içinde bile bir yenisine bir başkası eklenen bu mesajlarının aynı marka karakterini yansıtması, ne yazık ki çok az marka tarafından başarılıyor. Bir bakıyorsunuz marka, reklam filminde bir ünlü ile dikkat çekmek istiyor, bir bakıyorsunuz melodisi dillere dolanan bir jingle ile, hatta son zamanlarda dizi karakterleri ile. Bütün bu “gimmicky” reklam hilelerine başvurulduğunda reklam stratejisi bu hilenin gölgesinde kalabiliyor ya da bazen bu hileye o kadar kaptırılmış olunuyor ki reklam stratejisinin kendisi de bu hileden başka birşey olmuyor sonuçta. Başka bir tarafta, kampanyanın basılı ilanı zaten reklam filminin bir karesi oluyor çoğu zaman ve kendi mecrasında aynı strateji ama farklı uygulama ile nasıl dikkat çeker düşünülmüyor bile… Bunların üzerine bir de online ve sosyal medyadaki her post’taki her tweet’teki içerik ve tonu ekledik mi, gerçekten de “kafası çok karışmış” ve hangi yönüyle arkadaş edineceğini bilemeyen bir kişilik sergileyen markalar ortaya çıkıyor.

Dikkat çekmek için hileler tabi ki gerekli ama bunları nasıl yaratacağınız her zaman bir stratejiye bağlı olmalı ki hilelerin parıltısına kapılmayın ve dikkat çekmek için herşeyi yapan bir karakter yansıtmayın. Bu markanın sonu demek olur ya da şöyle söyleyelim, markanın tutarlı imajının sonu.

217 de bu tip hilelere zaman zaman başvuruyor. Gymboree P&M için yarattığımız en son reklam kampanyasında hedef kitlenin dikkatini çekmek için, bir derginin sayfaları hızlı hızlı çevrilirken okuyucuyu durdurmak için bir hileye başvurduk. Genelde bu reklam hileleri yüksek sesle bağıran tarzda olmasına rağmen biz görselle ya da metinle dikkat çekmek için bağırmak istemediğimizi çok iyi biliyorduk. Çünkü bu şekilde bir iletişim tonu farkı Gymboree P&M markasının uluslararası iletişim tonuna aykırı bir duruş sergileyebilir ve markayı yanlış temsil edebilirdi. Dikkat çekmek için iletişimin içinde birşeyler yapmazsanız, iletişimin bulunduğu ortam seçeneklerine gözatmak yapabileceğiniz stratejik adımlardan biri olabilir. Biz de bu yolu izledik ve bir ev dekorasyon dergisini mecra olarak kullanmaya karar verdik. Dergiyi elinize alıp hızlıca karıştırdığınızda bile sizi durduracak bir reklam. Görseli ya da metni yüksek sesle bağıran ve dikkat çekmek için can atan bir tonda olmayan, ama o ortam içinde diğer her türlü görselden ve içerikten farklı olduğu için dikkat çeken bir reklam. Bu mecra seçimi öncelikle bize zaman kazandırdı. Okuyucuyu “durduran” o anı kazandık. Bu andan itibaren de işimiz kolay değildi tabi ki. Ev dekorasyon dergisi içinde çocuk gelişiminden bahsetmek “ben burada evimle ilgili içerik için varım” diyebilecek bir okuyucunun Gymboree P&M reklamını okumasını sağlamak için yeterli olmazdı. İkinci stratejik adım ortama kontrast olan dikkat çekici çocuk görselini başlık metnindeki “EV” kelimesi ile ilişkilendirmekti. “Çocuk görseli ile dikkatinizi çekip durdurduk ve evle ilgili birşey söylüyoruz” hilesini yaratmış olduk kısacası. Başlığın tamamını okuduktan sonra artık “ev” dünyasından biraz olsun okuyucuyu çalıp “çocuk gelişimi” dünyasına çekmiş olmayı hedefledik. Bu medya seçiminin “dikkat çekme” yönünden başka bir başka getirisinin de “akılda kalma” olacağını düşündük.

Hepimizin yaşadığı bu mesaj bombardımanı içinde markaların dikkat çekmesi ve yakaladıkları anda her zamanki iletişim tonunda hedef kitlesine konuşması o kadar da zor değil. Yaratıcılık ile stratejinin her zaman birlikte olduğu; süslü püslü, bol melodili, kahkahalı, animasyonlu olarak kendini tanımlayan “yaratıcılığın”, “stratejik yaratıcılık” ile yer değiştirmediği her iletişim bunu başarabilir diye düşünüyoruz.

   

EMA Contracting, ICCI 2012 – Uluslarası Enerji ve Çevre Fuarındaydı.

EMA’nın sadece inşa ettiği rüzgar santralleriyle değil, doğa dostu sanayi projeleriyle de “çevreye duyarlı” yaklaşımının altını çizdiğimiz “Tüm detaylarda insana ve doğaya dost, ahenkli çözümler” iletişim stratejisi, tüm iletişim araçlarında olduğu gibi fuardaki stand tasarımında da ön plandaydı.

9 m x 6 m stand alanımızı kullanmadaki öncelikli hedefimiz tabi ki dikkat çekmekti. Ancak bu “dikkat çekme”nin “sadelik ve ahenk” ile el ele olması gerektiğini düşünüyorduk. EMA’nın standla ilgili amacı da, şimdiye kadar gerçekleştirilen tüm projelerin (17 rüzgar santrali projesi), tek tek ama aynı zamanda bir bütün olarak ziyaretçi tarafından algılanması ve EMA hakkında merak uyandırmasıydı. Bu doğrultuda çalıştığımız tasarımda, standın ana odak noktası projelerin (kurulu güç, gerilim ve türbin sayısı detaylarının verildiği) bir timeline concept’i oldu. Standtaki diğer tüm tasarım araçları (doğa detay fotoğraflarından oluşan ve stand zeminine yerleştirilen ışıklı panolar, toplantı alanı, projeksiyon ile duvara yansıtılan kısa videolar) bu timeline’a göre tasarlandı ve konumlandırıldı. Timeline’da, içerik olarak 1997-2012 arası 17 projeyi, lineer bir düzen yerine, EMA’nın görsel anlatım diline de uygun olacak şekilde “büyüyen bir ağaç” şeklinde bir araya getirdik. Arka plan için EMA kurumsal renklerinden özellikle seçtiğimiz sarı ile standın genel olarak hem pozitif enerjisini yaratmış olduk, hem de koridorda 3-4 metre öteden standa dikkat çekmiş olduk. Timeline ile birlikte kullandığımız tüm tasarım araçlarının birbiriyle renk uyumu ve sadeliği, ziyaretçilerin stand önündeyken durup, direkt mesaja odaklanmalarını ve timeline’ı incelemelerini sağlamış oldu. (Ve tabi ki, bu duraksama ardından standa davet edilmiş oldular).

Fuarın bittiği gün, EMA için çok başarılı, hedeflerine ulaştıkları bir fuar katılımı olduğunu öğrendiğimizde, 217 olarak çok mutlu olmanın yanı sıra hissettiğimiz birşey vardı, o da “karşılıklı anlayış, saygı ve özgürlük çerçevesi” içinde oluşan tüm projelerin ne kadar da doğada olduğu gibi ahenkli olduğu…

          

Omega 3 + Gymboree Play&Music = Akıllı Bebek

Parents dergisinin Mart 2012 Bebek ekindeki advertorial’ı ile, Gymboree bir kez daha bebeklerin sağlıklı beyin gelişiminin nasıl desteklenebileceğinin altını çizdi. Anne babanın bebekle kurduğu ilişkinin özellikle ilk aylardaki önemini anlatan advertorial’da bebeklerle oyun oynamanın bu dönemde hiç de düşünüldüğü gibi erken olmadığı da aktarılıyor. Bebekle oynamak için çeşitli önerilerin de sunulduğu bu advertorial ile kısaca Gymboree, “Bebeğinizin yetişkin hayatı için yapacağınız en değerli yatırım sizin elinizde” diyor.

“217, mobil uygulamalar diyarında!” ya da “Hoşgeldin, Shopamani!”

Bu blog yazımızın yukarıdaki iki başlığı da aslında hislerimizi eşit şekilde yansıtıyor. 217 Dostları arasına çok kısa süre önce katılan Shopamani, lokasyon bazlı mobil uygulama olarak hayatımıza girdi…Ve öyle bir girdi ki biz de 217 ekibi olarak kendimizi Alice misali “harikalar”dan oluşan bir pazarlama dünyasında bulduk. İlk etapta Shopamani için iletişim stratejisi oluşturduk ve bu stratejiyi websitesini hayata geçirmede, paralelinde Facebook ve Twitter post’larının yazımında uygulamaya başladık. İkinci etap çalışmalarımız Shopamani için yarattığımız concept doğrultusunda çeşitli tanıtım ve viral iletişim araçları olacak. Bu çalışmaları da çok yakında paylaşacağız. Peki, Shopamani tam olarak ne yapıyor, derseniz, www.shopamani.com‘u ziyaret edin, deriz.

Sosyal Sorumluluk ruhu taşıyan bir festivalin İletişim Sponsoru olmak.

14 Haziran’da Kemer Golf & Country Club’da, Alzheimer Derneği yararına düzenlenecek olan 6. İstanbul Lezzet Festivali için finale yaklaşmak üzereyiz. Geçtiğimiz süreçte logo tasarımından davetiyeye, dergi reklamlarından e-banner ve digital board’a, poster ve flyer’dan metrelerce uzunluktaki vinil banner’a kadar çeşit çeşit iletişim materyelleri üzerinde çalıştık. Bütün bu uygulamaları gerçekleştirirken bu festivalin amacının ve bizim de ekip olarak amacımızın Alzheimer Derneği’ne kaynak yaratmak olduğunu hiç unutmadan gerçekleştirdik tüm çalışmalarımızı. Tüm iletişim materyellerinde, hedef kitleye öncelikli olarak festivalden, dolayısıyla çeşit çeşit lezzetlerden, konserlerden “eğlence tonu” ile bahsederken aynı zamanda yakalamamız gereken “sosyal sorumluluk tonu” ile birbirine iki zıt tonu bir arada yaratmış olduk. Herhangi bir festivalin iletişim sponsoru olmanın getirdiği tüm sorumlulukların yanında bu festivalin sosyal sorumluluk amacını da yüklenmesi, bize 217 ekibi olarak bu proje için kolları sıvamakla ne kadar özel bir tecrübe kazanmış olacağımızı şimdiden hissettiriyor.